Girişimcinin Lavabo ile İmtihanı

Girişimcilik ile ilgili pek çok yerde sunumlar dinledim, yazılar okudum ama konuyla ilgili en eğlenceli saptamayı Serdar Kuzuloğlu’ndan duymuştum. Kendi girişimcilik hikayelerini anlattığı bir konuşmasında girişimciliğin, hatta bir kaç ortakla birlikte yapılan girişimcilik denemelerinin en büyük probleminin “bulaşığı kimin yıkayacağı” olduğunu anlatıyordu.

Aslında süper bir noktaya parmak basmıştı. Yani yıllarca kurumsal şirketlerde çalışmış bir “genç” girişimcinin imtihanının mutfak lavabosu başında olması.

Tepkileri duyar gibi oluyorum. Nereden çıktı bu mutfak lavabosu mevzusu diye soruyorsunuz. İzah edeyim; bir önceki yazımda girişimcilerin dikkat etmesi gereken bazı teknik konulara deyinmiştim ama işin bir de duygusal tarafı var.

Devamı…

Etkili Etkinlik

Kurumsal şirketlerde çalışmanın pek çok güzel yanı vardır. Ortam biraz Jurassic Park gibidir, sürekli pozisyonunuzu ve çevrenizi kollamanız gerekir ama dediğim gibi son derece şık kısımları da vardır. Bir kere güzel bir ofiste çalışırsınız, insanlar güzeldir, herkes trendy mekanları bilir ve gider dolayısıyla magazinden uzak kalmazsınız. Gerçi maaşınız tüm yeni mekanları deneyimlemek için yeterli olmaz ama o anda imdadınıza yeni bir “kurumsal” yan kazanç yetişir.

Kurumsal Etkinlikler…

Pek çok şirkette eğer çok üst düzey yönetici değilseniz, aldığınız maaşlarla bir 7 yıldızlı otel deneyimi yaşamak, Sapanca gölü kıyısında planör ile uçmak, deniz uçağı ile İstanbul turu atmak, Bangkong’da yüzen pazarı görmek aslında hayaldir. Ama kurumsal etkinlikler sağolsun, bunların hepsi bir anda sizin hayatınızın parçası haline gelir.

Şirketinizin bazen primlerinizi yatırmakta bile geciktiğini bilseniz de o yıl sonu toplantısı yok mu? Genellikle pek atlanmaz…

Devamı…

Girişimcilik mi? Girişmek mi?

Ben bir girişimci miyim? Bilmem ama tek bildiğim yaklaşık iki yıl önce Türkiye’nin önemli kurumsal firmalarından birinden ayrılıp kendi şirketimi kurdum ve halen üzerinde uğraşıyorum. Dolayısıyla kendi işini kuran herkese eğer “girişimci” denilirse, evet, ben bir girişimciyim ya da bir iş yapmaya “giriştim” diyelim.

Bundan birkaç yıl önce, üyesi olduğum derneğin bir alt kolunda çalışan genç arkadaşlarımız benden “Girişimcilik” konulu bir toplantı yapmak için destek istemişlerdi. Birlikte oturup bir program yaptık. Çeşitli alanlarda uzman konuşmacılar ile temasa geçtik ve ortaya 1.5 günlük bir organizasyon çıktı. İlk gün daha çok akademisyenler ve kurumsal dünyadan konuşmacılar vardı. İkinci gün ise daha çok girişimci yanı ağır basan iki konuşmacımız vardı.

Lafı uzatmayalım, kurumsal ve akademisyen konuşmacıların hemen hepsi girişimci olabilmek için önce ürün gerektiğinden bahsettiler. Hepsinde aşağı yukarı örnek belliydi: Steve Jobs ve Iphone

Devamı…

Benim Motorsiklet Hikayem

Herkesin bir hikayesi vardır neden motorsiklete bindiğine dair. Kimisi mahalledeki abisine özenerek, kimisi mecburiyetten, kimisi ise ailesine inat için başlıyor bu merete.

Benim ki pek böyle olmadı. Bundan 12 sene önce yeni başladığım iş yeri ile evim çok yakındı. Önceleri araba ile gidip geliyordum. Sonra acaba bir bisiklet alsam mı dedim ve gittim kendime 18 vites bir bisiklet aldım.

Evim Bostancı tren istasyonuna yakın idi, ofis ise Kozyatağı yanyolda… İlk çıktığım sabahı hatırlıyorum. Bostancı köprüsüne doğru çıkarken yarı yolda pilim bitti 🙂 Meğer orası çok fena bir yokuşmuş, arabayla hiç fark etmemişim. Herneyse bisikletten indim, köprünün üstüne kadar ite ite çıktım ve oradan ofise gittim. Dönüş muhteşemdi. Neredeyse hiç pedal çevirmeden eve döndüm. Süper bir durumdu ancak havalar ısınmaya başladıkça sabahları yaşanan bisiklet macerası eziyete dönüştü. Dolayısıyla her beyaz yakalı Türk ailesinde olduğu gibi bizim bisiklet kısa sürede bodrumdaki kıymetli köşesini aldı.

Evet, bisiklet işi fena patlamıştı ve ben hala arabaya binmek istemiyordum. Diğer yandan tam beyaz eşyacıların Çin malı motorlar satmaya başladığı dönemi yaşıyorduk. Önüne gören dükkanın önüne sıra sıra rengarenk scooterlerı dizmişti. Böylece motor işi yavaş yavaş aklıma düştü.

Devamı…

Girişimci Satış Gücü

Yıl 1996.

Türk Milli Futbol Takımı, Hırvatistan ile tarihinin ilk Avrupa Şampiyonası maçına çıkıyor. Hırvatlar çok güçlü ama bizimkiler de çok inançlı. Tam 87 dakika boyunca dengeli bir oyun oluyor. Maç bitti ilk puanımızı aldık derken Goran Vlaoviç topu bizim yarı sahadan alıyor ve ilerlemeye başlıyor. O dönemin gözde savunma oyuncusu Alpay Özalan neredeyse orta sahadan ceza sahamıza kadar yanında koşuyor, topu almak için elinden geleni yapıyor ama olmuyor. Alpay büyük bir centilmenlik yapıyor ve Vlaoviç’i düşürmüyor. Sonuçta topu kalemizde görüyoruz ve maçı Hırvatistan 1-0 kazanıyor. Zaten diğer maçlarımızda da varlık gösteremiyoruz ve grup maçlarının sonunda hiç puan alamayarak tarihimizin ilk Avrupa Şampiyonasından puansız olarak dönüyoruz.

Bu dönemi hatırlayanlar bilir, şampiyona sonunda Alpay Özalan, Fair-Play (centilmenlik) ödülü alıyor. Peki sonuç değişiyor mu? Puan tablosunda hala koca bir sıfır yazıyor.

İşte sanırım bugün saha ekiplerinde geldiğimiz nokta bu. Saha ekiplerimizi ve satıcılarımızı yoğun olarak kontrol etme sevdasının bizi getirdiği durum.

Kişisel olarak satış gücü etkinliği denilen konseptin yararına çok inanlardan biriyim. Yani saha ekibini kontrol eden o mühendislere güvenim tam. Kişisel gelişim de bence son derece önemli, sahada çalışan arkadaşlarımızın kendilerini geliştirmeleri, davranış bilimlerinin inceliklerini satıcı-müşteri ilişkilerinde kullanabilmeleri çok faydalı sonuçlar getiriyor. Ancak acaba işi biraz abartmadık mı? diye sormak geliyor içimden. Unutmayalım ki satış işi, bir avuç mühendisin ya da heyecanlı bir insan kaynakları uzmanının insafına bırakılmayacak kadar önemli bir iştir.

Unutmamak gerekir ki şirketteki herkesin maaşını ancak satabildiğiniz kadar ödeyebilirsiniz.

Devamı…